İzzet, Allâh-u Te‘âlâ’ya Tâbî Olmakla Kazanılır

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

﴾وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْكِتَابِ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاَدْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّع۪يمِ﴿

(وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْكِتَابِ) Eğer ehl-i kitap, yani Tevrat ve İncil ehli, (اٰمَنُوا) (hakkıyla) îmân etseydiler, inansaydılar, (وَاتَّقَوْا) (îmândan sonra emirleri yerine getirerek ve yasaklardan ictinâb ederek) takva sahibi olsaydılar, (لَكَفَّرْنَا) elbette biz mahvederdik (eritirdik, setrederdik). Kimden? (عَنْهُمْ) onlardan, neyi? (سَيِّـَٔاتِهِمْ) bütün kötülüklerini, günahlarını, hatalarını, (وَلَاَدْخَلْنَاهُمْ) ve elbette onları girdirirdik, nereye? (جَنَّاتِ النَّع۪يمِ) nimetlerle dolu olan cennetlere.

“Ve eğer muhakkak olarak ehl-i kitap îmân edip emirlere imtisal ve yasaklardan ictinâb etmek suretiyle ittika etseydiler (takva sahibi olsaydılar), elbette tamamıyla çirkin işlerini (günahlarını) mahvederdik. Ve elbette onları nimetlerle dolu cennetlere girdirirdik.”[1]

Cennete girmek için îmân ve amel-i sâlihle pâk olmak lâzımdır. Nitekim bu âyet-i celîle bunu anlatıyor:

﴾سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ…﴿

“Allâh’ın (Celle Celâluhû) rahmeti sizin üzerinize olsun. Îmân ve amel-i sâlihle pâk oldunuz. Öyleyse ebedî kalmak üzere cennete giriniz.” [2]

İşte, ehl-i kitabın kurtulma sebepleri bu iki şeydir. Îmân ve amel-i sâlih. Eğer îmân edip takva sahibi olsalar, günahları eritilip nimetlerle dolu cennetlere girerlerdi. Ancak ders âyetimizden anlaşılıyor ki, ehl-i kitap, îmân etmediler. Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimize tâbi olmadılar. Tevrat ve İncil’de Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in vasıflarını okudukları hâlde, bildikleri hâlde yine de tâbi olmadılar.

Mevlâ Te‘âlâ buyuruyor ki:

﴾…اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۜ﴿

 “Kendilerine kitap verdiklerimiz (Yahudi ve Hristiyan âlimleri), onu (Peygamber Efendimiz Sallâllâhu Aleyhi ve Sellemi), oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.”[3]

Bu âyet-i kerîme bize, Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bütün şemâil ve evsafının geçmiş kitaplarda zikrolunduğunu ve ehl-i kitap âlimlerinin, öz oğullarını tanıdıkları gibi Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i tanıdıklarını haber vermektedir. Ama ne yazık ki ehl-i kitap böyle bildikleri hâlde inanmadılar. Îmân etmedikleri için de günahları setredilmedi. Ve cennete de giremeyecekler.

Eğer Mevlâ Te‘âlâ’nın buyurduklarına tâbi olsaydılar, elbette Mevlâ Te‘âlâ onları cennetlerine koyardı. Ama cennete girmenin şartlarını yerine getiremediler. Koca Yahudi âlemi, Hristiyan âlemi, bildikleri hâlde bu nimetten kendilerini mahrum ettiler. Bundan, Allâh-u Te‘âlâ Hazretlerine sığınırız.

İnsan bildikçe, yani ilmi arttıkça boyun eğmeli. Takvaya daha çok yönelmeli. Ve o ilmi veren Allah (Celle Celâluhû)ya çok çok şükretmeli, hamd-ü sena etmeli ve bu ilim üzere istikamet istemelidir. Zira insan, kendi başına hiçbir şey beceremez.

وَلَوْ اَنَّهُمْ اَقَامُوا التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ مِنْ رَبِّهِمْ لَاَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِم﴿

﴾وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْۜ مِنْهُمْ اُمَّةٌ مُقْتَصِدَةٌۜ وَكَث۪يرٌ مِنْهُمْ سَٓاءَ مَا يَعْمَلُونَ۟

(وَلَوْ اَنَّهُمْ) Eğer muhakkak onlar, (اَقَامُوا) ikame etseydiler, yani hakkıyla riayet etseydiler, dikkat etseydiler, neyi? (التَّوْرٰيةَ) Tevrat(ın ahkâmın)ı, (وَالْاِنْج۪يلَ) ve İncil(in ahkâmın)ı, daha? (وَمَا) ol bir şey (Kur’ân-ı Kerîm’in ahkâmın)ı ki, (اُنْزِلَ) indirildi, (اِلَيْهِمْ) onlara, (مِنْ رَبِّهِمْ) Rabbileri tarafından. Yani kendilerine indirilen Kur’ân-ı Azîmüşşân’ı o evvelki kitaplarla beraber ikame etseydiler, emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçsaydılar. Ne gibi fazl-ı kereme nâil olacaklardı? (لَاَكَلُوا) elbette yiyeceklerdi (bol bol bereketli, afiyetli, hürriyet içerisinde, dünya ve âhiretlerini mamur olarak geçireceklerdi. O rızıklar nereden gelecekti? (مِنْ فَوْقِهِمْ) üstlerinden, yani gökten yağmur yağdırmakla, (وَمِنْ تَحْتِ اَرْجُلِهِمْۜ) ayaklarının altlarından (yani topraktan bittirmekle öyle bir bolluk verecektik ki, yemekle, içmekle, satmakla, ihraç etmekle bitmeyecekti), (مِنْهُمْ) onlardan (o ehl-i kitaptan) vardır, (اُمَّةٌ) bir cemaat ki, (مُقْتَصِدَةٌۜ) tam orta hâllidirler, (وَكَث۪يرٌ) ama çokları, (مِنْهُمْ) onlardan, (سَٓاءَ) ne kötü oldu, (مَا يَعْمَلُونَ) yaptıkları işleri.

“Eğer onlar Tevrât ve İncîl(deki Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)`in sıfatlarıyla ilgili âyetler)i, bir de Rablerinden kendilerine indirilmiş olan (Kur’ân-ı Kerîm’in ahkâmın)ı (gerektiği şekilde uygulayarak) gerçekten ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden (aşağı boşaltılacak yağmur) ve ayaklarının altından (bitecek türlü türlü meyve ve sebzeleri) yerlerdi. Onların bir kısmı (ileri geri yapmayıp) doğru ve orta yolu bulmuş çok iyi bir ümmettir. (Nitekim Abdullah ibni Selâm ve arkadaşları gibi bazı Yahudi âlimleri, Necâşî ve ashâbı gibi kimi Hristiyan önderleri Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e îmân ederek hidâyet bulmuşlardır.) Onlardan birçoğu ise, yapmakta oldukları (hakkı tahrif, inatçılık ve aşırı düşmanlık gibi) şeyler ne kötü olmuştur!” [4]

Mevla Te‘âlâ Hazretleri bir hadîs-i kudsîde buyuruyor ki:
“Kullarım hakkıyla îmân etseydi ve vakti zamanında amel-i sâlihlerini icra etseydiler, geceleyin yağmur yağdırmakla, gündüzleyin güneşi çaldırmakla, o kadar bol mahsul verirdim ki bitmez tükenmezdi.”

(…)

Şu âyet-i kerîme, yüksekliğin nereden kazanıldığını bizlere gösteriyor:

﴾…مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعًاۜ﴿

”Her kim ululuk, izzet (şeref, şân) istiyorsa (bilsin ki) bütün izzet Allâh(-u Te‘âlâ’n)ındır.” [5]

O’nun kapısına dayanmak lâzımdır. O’ndan istemek lâzımdır. O’nun kapısı da İslâmiyet’in tamamını yaşamaktır.

İktibâs: Mahmud Efendi Hazretleri, “3. Sohbet”, Sohbetler, Siraç Kitapevi, İstanbul, c.1, s. 49-54.

Dipnotlar


[1] Mâide Sûresi:65
[2] Zümer Sûresi:73
[3] Bakara Sûresi:146
[4] Mâide Sûresi:66
[5] Fâtır Sûresi:10’dan.