Emr-i Bi’l-Ma‘rûf Felâha Ulaşma Yoludur

İlim ve tarîkatı cem eden Mahmud Efendi Hazretleri, bir yönüyle ilim sahasına, diğer bir yönüyle ise toplum sahasına taallûk eden emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ‘ani’l-münkerin ehemmiyeti üzerinde de önemle durmuşlardır. Bu konunun, Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın devamı ve bekası açısından bir esas olduğuna her daim vurgu yapmış olan Efendi Hazretlerimiz, bir sohbetlerinde konuyu âyet-i kerîmeleri de derç etmek suretiyle veciz nasihatleriyle açıklamışlardır.

Mevla Te‘âlâ şu âyet-i kerîmelerde buyuruyor ki:

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ﴿
﴾هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“İçinizden bir cemaat bulunsun ki; (dinî ve dünyevî) hayr (ve faydalar)a davet edeler, (Kitap ve Sünnet’e uygun olup, şerî‘at ve akıl tarafından da güzel bilinen) ma‘rûfu emredeler, (Kitap ve Sünnet’e uygun olmayıp, şerî‘at ve akıl tarafından da reddedilen) münkerden nehyedeler! İşte ancak onlar felâha eren (ve umduklarına nâil olup korktuklarından emniyete erişen)lerin ta kendileridir!”[1]

Ancak böyle bir ümmet felâha kavuşur. Dünya ve âhiret belâlarından kurtulur. Bunun üstündeki âyet-i kerîme de bunu beyan etmektedir:

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ﴿
قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَانًاۚ وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ
﴾يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

“Allâh’ın ipi (olan Kitabına ve dini)ne hep birlikte sımsıkı sarılın ve (Ehl-i Kitap gibi ihtilâfa düşerek haktan ve birbirinizden) ayrılmayın. Bir de Allâh’ın, üzerinizde bulunan (iyilik ve) nimetini hatırlayın! Hani siz (câhiliyet döneminde uzun yıllar birbiriyle savaşan) düşmanlar iken O, (sizi İslâm ile şereflendirerek) kalpleriniz arasında bir (uzlaşı ve birbirine karşı ısınma yaratarak) ülfet meydana getirmişti de, hemen siz O’nun (bu) nimetiyle (birbirini çok seven) kardeşler oluvermiştiniz. Yine siz (kâfirliğinizden dolayı) o (cehennem) ateş(in)den bir çukurun kenarında bulunuyorken, (Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i göndererek) O sizi ondan kurtarmıştı. (Ey muhatap!) İşte Allâh (emir, nehiy, müjde ve tehdit içeren bu) âyetlerini size böylece (belâğatte zirveye ulaşmış bir beyan ile) açıklamaktadır, tâ ki siz (sevap kazandıracak doğru yola) hidâyet bulasınız!”[2]

Bir ana ve babadan olmak bizi hakkıyla kardeş edemez. İslâm bizi kardeş eder. Kardeşliği İslâm’da arayalım, samimiyeti İslâm’da arayalım. Bir millet bu şekilde Kur’ân-ı Kerîme sarılırsa böylece İslâmiyet’i bağrına basarsa aralarında hudut, kan, namus, benlik davası olur mu? Birbirlerini kayırmaktan başka bir şey bilmezler. Böyle olmaya çalışalım, yiğitlik budur.

İşte, ﴾…بَلِّغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ…﴿ “Rabbinden sana indirilmiş olanı (kimseden çekinmeden) tebliğ et!”[3] âyet-i kerîmesinin manası şudur ki: “Kur’ân-ı Kerîm’i tebliğ edecek insanlar yetişsin.”

İktibâs: Mahmud Efendi Hazretleri, “3, Sohbet”, Sohbetler, Siraç Yayınevi, İstanbul, c. 1, s. 58-59.

Dipnotlar


[1] Âl-i İmrân Sûresi:104
[2] Âl-i İmrân:103
[3] Mâide Sûresi:67’den.